Yazı Detayı
26 Haziran 2019 - Çarşamba 19:25
 
ATATÜRK DÖNEMİ YENİ TÜRK EĞİTİM SİSTEMİ
SUAT ARIK
ariksuat9@gmail.com
 
 

 

ATATÜRK DÖNEMİ YENİ TÜRK EĞİTİM SİSTEMİ

 

 

Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti için, eğitimde Osmanlı İmparatorluğu’ndan devr alınan kurumlarının olumlu yönü, 18. ve 19. yüzyılda modern eğitim kültürü oluşturma girişimleridir. Demokratik laik bir yapı oluşturmak, Mısır ve boğazlar konusunda Avrupa’dan destek almak, Avrupalı devletlerin azınlıklarla ilgili baskılarını azaltmak için; 3 Kasım 1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı ile yürütülen ıslahatlar çerçevesinde Avrupa’ya çok sayıda öğrenci gönderilmişti. 

 

Bu dönemde yapılan ıslahatlar ve yetişen aydınlar ile ortaya çıkan düşünce akımları; Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık, Türkçülük ve Âdem-i Merkeziyetçilik idi. Farklı akımlar olsalar da “vatanın içinde bulunduğu mevcut durumdan kurtarılması ve batıdan etkilenmeleri” ortak noktalarıydı. Cumhuriyet’i kuran Türkçü kadrolar da Tanzimat ile oluşan kültürün ve kurumların eseriydi. Laiklik, akla, bilime dayalı eğitimde modernleşme değerleri, Osmanlı İmparatorluğu’nda; Batı ülkelerinde olduğu gibi “Aydınlanma Çağı” ve “Sanayi Devrimi” gibi tarihi süreçlerin nedeni değildi. Osmanlı İmparatorluğunda güç ve ihtişamı sürdürmeye yönelik bir araçtı. Osmanlı İmparatorluğu’nda Laiklik; başlangıçta Batı ordularını üstün kılan teknik ve teknolojileri kullanmayı sağlama amaçlı reformlar yapılarak ortaya çıkmıştı.

 

17. yüzyılda Avrupa devletlerinin birleşik orduları karşısında ilk ağır askeri mağlubiyeti alan ve devamında 18. yüzyılda savaşlarda, ihtişamlı dönemlerindeki parlak zaferleri aratacak kötü sonuçlar almaya başlayan Osmanlı İmparatorluğu; “Batıya karşı var olmak için Batılılaşmak” ile askeri eğitim ile modernleşme sürecine girmişti. Bu kapsamda açılan ilk Batı tipi kurum, 29 Nisan 1775 tarihinde kurulan Tersane-i Amire (Haliç Tersanesi) idi. Mondros Mütarekesi ile sona eren “Osmanlı Modernleşme” dönemin 100 yıllık kısmı, askeri eğitim alanında yenileme çalışmaları ile geçmişti. Bu durumun birinci sebebi, gerilemenin temel sebebinin askeri geri kalmışlıktan ibaret zannedilmesi; ikincisi ise imparatorluktaki tarihi güç unsurları olan ilmiye ve seyfiye sınıfının aktif ve pasif direnişleridir. 

 

Sultan II. Osman’ın (Genç Osman) katledilmesi döneminden beri bütün yenileşme girişimlerine muhalefet eden Yeniçeri Ocağının, Sultan II. Mahmud tarafından 1826’da kaldırılması; otuz yıldır bir eser bırakmasına izin verilmeyen ve bu arada Sultan III. Selim’in hayatına mal olan kısır askeri reformların yeniden verimli hale gelmesini sağlamıştı. Yeniçeri muhalefetinin yok edilmesinden sonra açılan iki okul, Mekteb-i Tıbbiye (Tıp Okulu) ve Mekteb-i Harbiye (Harp Okulu), yeni kurulan ordunun subay ve doktor ihtiyacını karşılamaya yönelikti. Daha da önemlisi bunlar, bir süre sonra, Osmanlı devlet adamlarının öngörmedikleri bir şekilde, modernleşmenin temel değerlerinin imparatorluğa giriş kanları olacaktı. 

 

Akılcılık, bilimcilik, laiklik, milli egemenlik gibi değerler ilk kez bu okullarda öğrenim görenler tarafından benimsenmişti. Cumhuriyeti kuran Türkçü kadrolar arasında yer alanların büyük bir kısmı, Sultan II. Abdülhamid Devri’nde mevcut rejimin uygulamalarına karşı olanlar bu okullarda öğrenciydi. Bu Türkçü kadrolar arasında olan Atatürk, “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir.” Özdeyişiyle modernleşmenin bilgi ve bilim felsefelerinin temel önermelerini en yalın haliyle topluma anlatmaya çalışacaktı. Atatürk ile birlikte yetişen yeni nesil subayların duygu ve düşünce dünyalarının oluşumunda okullarında aldıkları eğitimin yanında imparatorluk ve dünyadaki siyasi, askeri, iktisadi, felsefi ve fikri gelişmeler de etkili olmuştu.

 

Türkiye Cumhuriyeti’ni inşa eden kurucu nesil; Sultan II. Mahmud tarafından temelleri atılan, Tanzimat Devri’ndeki atılımlarla bir sistem bütünlüğüne kavuşan Sultan II. Abdülhamid döneminde gelişen, II. Meşrutiyet dönemi ile İttihat ve Terakki döneminde yapılan reformlarla oluşan modern sivil, askeri eğitim kurumlarında yetişen aydın ve subaylardı.  Yine Rus coğrafyasında yetişmiş Kuzey Türk’ü aydınlarda; devletin ideolojik hedeflerine, sosyoekonomik ve kültürel gelişmelerine önemli katkılar sunmuşlardı. 

 

Türk Kurtuluş Savaşı’nın Başkomutanı ve Modern Türkiye’nin kurucu lideri Atatürk, Sakarya Meydan Muharebesi’nden kısa süre önce, Ankara’da 15-21 Temmuz 1921 tarihleri arasında Maarif Kongresi’ni toplayarak, eğitimci ve öğretmenlerin ülkenin eğitim sorunlarını tartışmalarına ve geleceğe yönelik çözümler üretmelerine zemin hazırlamıştı. Kongrenin açılışında yapmış olduğu konuşmada, Osmanlı’dan devralınan eğitim mirasının olumlu bazı kurumların sağladığı faydaları ortaya koymuş ancak millilikten uzak, kozmopolit bir karaktere sahip olduklarını belirtmişti. Bu süreçte milletin bağımsızlık ve refahını sürdürmek için her şeyden önce milli bir eğitim sistemine sahip olması gerektiğini vurgulamıştı.

 

Atatürk, Cumhuriyet’in ilanından sonra söylev ve demeçlerinde kurulacak yeni eğitim sisteminin ile ilgili düşüncelerini açıklamış; bilhassa millilik, laiklik, bilimsellik, ferdin ve toplumun ihtiyacına görelik, eşitlik ve cumhuriyetçilik gibi ilkelere vurgu yapmıştı. Şunu belirtelim ki Atatürk Felsefi temelleri Aydınlanma Çağı’na, siyasi temelleri 1789 Fransız İhtilali’ne dayanan modernleşmenin değerlerini benimsemiş gerçekçi ve faydacı bir liderdi. Fikri, siyasi düşünüş ve eylemlerinde aklı ve bilimi rehber edindiği için, düşünceleri zaman aşımına uğramamıştır. Ayrıca O, hiç bir zaman milli birlik, barış ve refahın sürdürülebilirliği açısından işlevselliğini kaybeden karar ve politikaları sürdürmekte ısrar etmeyen; derhal değişen koşul, imkân ve kabiliyetlere uygun yeni çözümler üzerine odaklanan bir liderdi.

 

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda, okuma-yazma oranı halk arasında yok denecek kadar azdı. Devlet ve rejimin bekası, ülkenin kalkınıp halkın refah ve esenliğe kavuşması eğitimin nicelik ve nitelik yönünden gelişmesine bağlıydı. Cumhuriyet’in ilanıyla başlayan yeniden kurma sürecinde “eğitim” hem özne hem de nesne konumundaydı. Tanzimat’tan sonra ortaya çıkan mektep-medrese çatışması, Milli Mücadele’nin en kritik günlerinde bile sürmüştü. Mektep ve medrese kökenli mebuslar, yeri geldiğinde muhalif oldukları eğitim anlayışına karşı çıkmaktan geri kalmamışlardı. Atatürk, Tanzimat’tan beri devam eden mektep–medrese çatışması ile yabancı ve azınlık okullarının her türlü denetimden yoksun faaliyetlerinin devamına daha fazla göz yumamazdı. Cumhuriyetin ilanıyla başlayan altı aylık süreçte TBMM, rejimi kuran ve temel niteliklerini belirleyen yasalar çıkarmıştı. Bunlardan 3 Mart 1924’te kabul edilen yasalar, rejimin biçimlenmesi için olduğu kadar eğitim sisteminin yapılanması bakımından da çok önemliydi. 

 

Bu yasalardan biri Halifeliğin, bir diğeri ise Şer’iye ve Evkaf Vekâlet’inin kaldırılmasını sağlayarak, Tanzimat’tan beri sürmekte olan modernleşme ve laikleşmeyi son aşamaya getirmeyi hedeflemişti. Burada şu nokta çok önemli; “laikliği” dinsizlik olarak ifade eden bağnaz kesimlerin Cumhuriyet kadrolarını hedef haline getirmeleri tamamen yabancı devletlerin güdümündeki ihanet şebekelerinin söylemleriydi. Zaten bu yapılar neredeyse yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nda modernleşme ve laikleşme yönündeki adımların atılmasına engel olmaktaydı. Oysa Osmanlı İmparatorluğu’nda “laiklik” Tanzimat’tan bu yana yapılan reformların nihai amacıydı. 

 

Türkiye Cumhuriyeti, 3 Mart 1924’te kabul edilen yasalarla İmparatorlukla ideolojik bağlarını tümüyle koparırken Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile kendini yaşatacak ve ileri götürecek yani bir geleceği inşa edecek yeni bir eğitim sisteminin kuruluş sürecini başlatmış oluyordu. Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun nihai hedefi, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus devlet niteliğinin güçlendirilmesidir. Kanunu’nun uygulanması sürecinde öğretim birliğini sağlamaya yönelik uygulamalar ve laikleşme genellikle birbirleriyle iç içe gelişmiştir. Bunun nedeni, eğitimdeki ikili-çoklu yapının oluşumunda din-mezhep temelli Osmanlı Millet sisteminin belirleyici rol oynamasıydı.

 

Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile birlikte, 3 Mart 1924 tarihli diğer yasalarla “Türkiye’yi modernleştiren ve laikleştiren kanunlar” olarak tarihte yerini almıştı. Bu yasa ile laikleşme eğitim alanında yapılmıştı. Söz konusu laikleşme sürecinin ilk aşamasında öne çıkan olay, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun uygulanması değil, Şer’iyye ve Evkaf Vekâletinin kaldırılmasıydı. Çünkü bu Bakanlığın kaldırılması ve din işlerine bakmak üzere Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması, devletin dini, siyasi bir figür olmaktan çıkarma politikasının önemli bir bileşeniydi.

 

Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nda, din alanında uzmanlar yetiştirmek üzere Darülfünun bünyesinde bir İlahiyat Fakültesi ile imam ve hatip yetiştirmek amacıyla, İmam ve Hatip Mektepleri açılmasını da hükme bağlamıştı. Bu madde, aynı yıl içinde uygulamaya konuldu. İstanbul’da Darülfünun bünyesinde bir İlahiyat Fakültesi ile ülkenin çeşitli bölgelerinde 29 imam ve hatip mektebi açıldı. Bu şekilde medreselerin işlevini görecek yeni kurumlar ortaya çıkmıştı. 1926-1927 öğretim yılında Kütahya ve İstanbul İmam-Hatip Mektepleri hariç talep olmaması nedeniyle diğerleri kapanmıştı.

 

Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile yabancı okullarda da “öğretim birliği” ve “laik eğitim” ilkelerinin uygulanması sağlamış, bu okullarda din propagandası yapılması, dini sembol ve resimlerin kullanılmasını yasaklamıştı. Bu yasaklara uymayan yabancı ve azınlık okullar kapatılmıştı. Kullanılacak ders kitaplarında Türklük ve Türkiye aleyhinde herhangi bir ibareye yer verilmemesine özellikle dikkat edildi. Atatürk’ün bu kararlı tutumu, yabancı ve azınlık okullarının da laikleşmesini sağlamıştı. 

 

Türkiye’de ilköğretimin dışındaki ilk karma eğitim uygulaması, Milli Mücadele yıllarında işgal altındaki İstanbul’da başlamıştı. 1920 yılında, Yüksek Kız Öğretmen Okulu olarak ayrılan Kız Üniversitesi, bu tarihe kadar yalnız erkeklerin devam ettiği Üniversite’ye bağlandı. Bu yeni yapılanma planına göre, Darülfünunda aynı fakülte, bölümün kız ve erkek öğrencileri günün ayrı saatlerinde ders göreceklerdi. Fakat Kız Üniversitesi’ne devam eden kız öğrenciler, bu uygulamayı protesto ederek, erkeklerin derslerine devam etmeye başladı. Darülfünun yönetimi, 16 Eylül 1921’de bu durumu kabul etmek zorunda kaldı ve böylece, Fen ve Edebiyat Fakültelerinde kız ve erkek öğrenciler karma eğitim almaya başlamıştı.

 

Cumhuriyet’i kuran kadrolar için karma eğitim, kadın-erkek bütün vatandaşların her alanda eşit olarak istikbale yürümelerini sağlama politikasının hedeflerindendi. Eşitliğin yolu her iki cins için de okullaşma oranlarını en üst seviyelere çıkarmaktan geçiyordu. Bu arada, ülkenin birçok yerinden kız çocuklar için ortaokul açılması yönünde talepler gelmeye başlamıştı. 1924 yılından itibaren ortaokullarda karma eğitime geçilmeye başlanmış ve bu süreç 1927’de tamamlanmıştı. Liselerde karma eğitime geçiş biraz daha geç olmuştur. Çünkü 1930’ların başlarında bile, Maarif Vekâletinin merkez ve taşra örgütündeki hâkim görüş, kız ve erkek liselerinin ayrı olması yönündeydi. 1926’da Türk Medenî Kanunu’nun kabulü ile başlayıp, 1934’te kadınların milletvekili seçme ve seçilme hakkının Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün isteği ile mecliste kabul edilmesi ile elde edilişine kadar uzanan süreç, Türkiye’de kadınların devlet ve toplum hayatında erkeklerle eşit bir konuma gelmesini sağlamıştır. Bundan böyle, eğitimin her kademesinde de kadın-erkek eşitliğinin sağlanması kaçınılmazdı. 1934-1935 öğretim yılından itibaren liselerde de karma eğitime geçilmeye başlanmıştı.

 

Harf İnkılabı ve “Millet Mektepleri” ile Türkiye’de Tanzimat’tan sonra yoğun bir şekilde alfabe tartışmasını başlatmıştır. Alfabe tartışmasını başlatan aydınlar, yüzyıllardan beri kullanılmakta olan Arap alfabesinin Türkçenin gramer ve ses yapısına uygun olmadığını dile getirmekteydi. Alfabe tartışmaları Millî Mücadele’nin ardından yeniden başlamıştı. Üzerinde konuşulan çözüm yollarından birisi de Latin alfabesinin kabul edilmesiydi. Türkiye’de alfabe tartışmaları yeniden başlamışken aynı konuda Türkiye dışındaki Türk toplulukları arasında da önemli gelişmeler yaşanmaktaydı. Azerbaycan 1922 yılında Latin alfabesine geçmişti. 1926’da toplanan “Bakü Türkoloji Kongresi” ile bütün Türk topluluklarının Latin esaslı tek bir alfabeyi kabul etmesi kararlaştırılmıştı. Bu karar, başta Özbekistan olmak üzere, diğer Türk Cumhuriyetlerinde uygulama yoluna girmişti. Yeni alfabe, bu toplulukların eğitim hayatında ciddi bir canlanmaya zemin hazırlamıştı. 

 

Bu gelişmeler ile Türkiye’de yeni yazı devriminden yana olan politikacı ve aydınlara, görüşlerini daha yüksek bir sesle açıklama cesareti vermişti. Nitekim 1926 yılında Latin alfabesi esasına dayalı yeni bir alfabeye geçilmesi fikri daha geniş bir kabul görmeye başlamıştı. Atatürk, 1927 yılında Maarif Vekâletinden Latin alfabesi esaslı geçiş için hazırlıklara başlanmasını istemişti. Bu hazırlık sürecinde, alfabe değişiminin teknik ve hukuki alt yapısı oluşturuldu. Nihayet, 1 Kasım 1928 yılında yayımlanan 1353 sayılı yasa ile resmen, “Yeni Türk Alfabesine” geçildi. Devlet, Yeni Türk Alfabesiyle okuma yazma seferberliğini, örgütlü ve disiplinli bir eğitim faaliyetine dönüştürmek için mevcut çalışmaları kurumsallaştırmaya karar vermişti. 24 Kasım 1928 tarihinde Millet Mektepleri açıldı. Millet Mektepleri ‘ne yalnız okuma yazma öğretme değil, aynı zamanda halk ve yurttaşlık eğitimi görevi de yüklenmişti. Mayıs 1932’ye kadar bu okullara devam edenlerin sayısı 2,5 milyonu geçmişti. Millet Mekteplerinin açılışı ile birlikte Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e “Başöğretmenlik” unvanı verildi.

 

O dönemde, eğitim politikalarını yönlendiren unsurlardan biri de milli eğitim şuralarının almış olduğu kararlardı. Şuraların temelini, ülkenin eğitimi sorunlarını görüşmek ve çözüm önerileri geliştirmek üzere 1921’de Ankara’da toplanan Maarif Kongresi oluşturmuştu. Temmuz 1923-Ocak 1926 tarihleri arasında üç kez toplanan Bilim Kurulu, Cumhuriyet’in ilk yıllarında milli eğitim sistemine şekil veren tavsiye kararları vermiş ve Talim ve Terbiye Dairesi’nin kurulması önermişti. Bilim Kurulu, tavsiye ve önerileri doğrultusunda 1926’da yürürlüğe giren Maarif Teşkilatına Dair Kanun ile Türk eğitim sistemine iki önemli karar ve danışma organı oluşturulmuştu. Bunlardan biri Bakanlığın daimi karar ve danışma organı olan Talim ve Terbiye Kurulu, diğeri ise bakanın çağrısını üzerine toplanan Milli Eğitim Şurası idi.

 

1925’te Ankara da Hukuk Mektebi, 1930’da Ziraat Enstitüsü, 1935‘de Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi gibi yükseköğretim kurumları da kurulmuş, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinin adını Atatürk vermişti. 1927 yılına kadar meslek ve sanat okulları açma ve yürütme işleri belediye idarelerinin sorumluluğundayken; okulların araç-gereç, öğretmen yetiştirme ve istihdam edilmesi Maarif Vekâletine bünyesine alınarak öğretim birliği ve kurumsal kimlik kazandırılmıştı. Endüstri ve sanayiye yönelik meslek elemanları yetiştiren bu okullar için 1933’te Mesleki ve Teknik Öğretim Genel Müdürlüğü kuruldu. 1935’te mesleki ve teknik okulların giderleri Maarif Vekâleti bütçesine alındı. 1934’lerden itibaren çok sayıda erkek, kız sanat ve yapı endüstri enstitüleri, ticaret okulları açıldı. 1934-1935’te Kız Teknik Yüksek Öğretmen Okulu, 1937-1938’de Erkek Teknik Yüksek öğretmen okulları açılarak bu okullara nitelikli Teknik Öğretmenler yetiştirilmeye başlanmıştı. 

 

Köy Enstitüleri, Gazi Mustafa Atatürk döneminin eğitim alanındaki en özgün ve en çok ses getiren bir uygulaması olmuştu. Hazırlıkları 1935'te başlatılıp 1937'de denemeleri yapılan Köy Enstitüleri, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatının ardından 1940'da yasal bir zemine oturtulmuştu. 17 Nisan 1940’da kabul edilen 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu'na göre, enstitülerin görevi sadece köy öğretmeni yetiştirmekle sınırlı kalmayıp, sağlık görevlileri ve çeşitli alanlarda teknisyen vb. meslek elemanları yetiştirmekti.

 

Mustafa Kemal Atatürk’ün direktifleri ile Türk tarihinin bilimsel bir biçimde araştırılmasının istendiği önerge ile Türk Ocakları Kanunu’nun da eklediği bir madde ile birlikte yürürlüğe girmişti. Ardından 29 Mart 1931 tarihinde Türk Ocakları kapanma kararı alınca, Türk Tarih Kurumu 15 Nisan 1931 tarihinde, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün de bulunduğu 16 üye ile beraber “Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti” adıyla kurulmuştu. Türk Dil Kurumu ise “Türk Dili Tetkik Cemiyeti” adıyla 12 Temmuz 1932'de Atatürk'ün talimatıyla kurulduğunda cemiyetin kurucularının hepsi milletvekili ve dönemin tanınmış edebiyatçılarıydı. Bu kurumlarında Türk dili ve tarihi açısından eğitimin bilimsel temellere oturtulmasında yaptıkları çalışmalar takdire değerdir.

 

Darülfünun, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e intikal eden yükseköğretim kurumlarının en önemlisiydi. Cumhuriyet, ondan hem bilim üretmesini hem de inkılaplara siyasi destek vermesini bekliyordu. Ne var ki Cumhuriyet’i kuran Türkçü kadro, Türkiye’yi baştan aşağı yeniden yapılandıran inkılaplar ve kültür hareketleri sırasında Darülfünundan beklediği desteği görememişti. Atatürk, çok sayıda yabancı uzamanlar getirtip eğitim reformu ile ilgili raporlar hazırlatmıştı. Darülfünun’un çalışmaları yeterli bulunmadığından, 1933 yılında yapılan yasal düzenlemelerle Darülfünun kapatıldı.  Darülfünun yerine İstanbul Üniversitesi kuruldu. 80 kişilik yeni öğretim kadrosunda 38’i ordinaryüs profesör ve 4’ü profesör olmak üzere toplam 42 yabancı bilim adamı da görev almıştı. 1933 reformu, Türkiye’de çağdaş bilim anlayışlarının yerleşip kurumsal bir nitelik kazanmasında önemli bir rol oynamaya başladı. Özellikle Almanya’daki “Nazi” zulmünden kaçan, bu yıllarda dünyada şöhret kazanmış bilim adamlarına Atatürk sahip çıkmış ve Türkiye’ye getirilmelerini sağlamıştı. Bu bilim adamları Türkiye’de birçok bilim dalının gelişmesini sağladı; bazı bilim dalları bu bilim adamları tarafından bizzat kuruldu. Bu bilim adamları, Cumhuriyet Dönemi’nin birçok ünlü Türk bilim adamının da yetiştirilmesinde, Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin yükseköğretim ve bilim tarihinde kalıcı izler bırakmışlardı. 

 

Atatürk; Yeni Türk Alfabesi, Türkçe’ye yeni sözcükler kazandırma çalışmaları yanında; Nutuk, Vatandaş İçin Medeni Bilgiler, Geometri, Cumalı Ordugâhı-Süvari: Bölük, Alay, Liva Talim ve Manevraları, Takımın Muharebe Talimi,  Bölüğün Muharebe Talimi, Zabit ve Kumandan ile Hasbihal, Tabiye Meselesinin Halli ve Emirlerin Sureti Tahririne Dair Nesayih... gibi pek çok kitapları ile Türk devrim tarihi, askeri ve sivil eğitim alanına da büyük katkılar sunmuştu. 

 

Atatürk dönemi, eğitimin esaslarının en önemlileri; millilik, laiklik ve bilimselliktir. Eğitimde fırsat eşitliği, karma eğitim, öğretim birliği, uygulamalı eğitim, disiplinli eğitim, öğretmene değer verme diğer önemli ilkelerdendir. Atatürk’ün vefatının ardından günümüze kadar yerli ve yabancı müdahaleler ile bozulmaya çalışılmış olsa da bu ilkeler Türk Milli Eğitim politikalarına yön vermiştir. Modern eğitiminde temel değerleri olan; millilik, laiklik ve bilimsellik ilkeleri; gerek Atatürk döneminden sonra gerekse çok partili sisteme geçildikten sonraki hükümetler tarafından da benimsenmiş ancak yerli ve yabancı güçlerin müdahalelerini engelleyememişlerdir. Süreç içinde bu ilkelere bağlı kalınmış olunsa da yıpratılmış ve özünden uzaklaşılma hamleleri olmuştur. 

 

Atatürk’ün eğitim politikasının ana ilkelerinin her biri, bir diğeriyle ve Atatürk’ün devrimleriyle sıkı ilişki içindedir. Atatürk’ün eğitim politikasını değerlendirirken bu bütünlüğü bozmamak gerekir. Karma eğitimi ele aldığımızda, özellikle laik eğitim, eğitimde fırsat eşitliği ve bilimsel eğitim ilkeleriyle sıkı bir ilişki içindedir. Karma eğitimin gerçekleşmesi, toplumsal yaşamı dinin egemenliğinden kurtarmaya, kızlara okuma olanaklarının sağlanarak kızların eğitiminin bilimsel temellerinin oturtulmasına bağlıdır. Eğitim sisteminin oluşturulması ve laikleşme yolunda ilk iş olarak, Tevhidi Tedrisat Kanunu’nu çıkarmadaki Atatürk’ün kararlılığını ve amacını tam olarak anlayabilmek için, onun eğitimdeki birlik anlayışının diğer eğitim ilkeleriyle kurduğu bağı ve İnkılapları ile olan ilişkisinin çok iyi tahlil etmek gerekir. 

 

Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile hedeflediği öğretim birliği ve Atatürk’ün eğitim ilkelerine bağlılık; Türk milletinin esenliği için gelişmişlik düzeyi yüksek devletlerle rekabet edebilme aygıtlarına sahip, gelecek nesillerin yetiştirilmesinde vazgeçilemeyecek ilkelerdir. Bu ilkelerden uzaklaşma çabaları, Türkiye Cumhuriyeti’nin gelişmiş devletler ile rekabet edebilme gücünü zayıflatıcı plansız hamlelerdir. Atatürk döneminde yapılan başarılı milli eğitim, ekonomi, tarım, sanayi ve teknoloji üretim modelleri önümüzde dururken, Türk Milli Eğitim Sistemi’ne yapılan ilkesiz ve plansız müdahaleler Türkiye Cumhuriyeti’nin rekabet gücünü zayıflatacaktır. 

 

Gazi Mustafa Kemal Atatürk gibi Dünya’nın örnek aldığı; fikirlerinde, eylemlerinde aklı ve bilimi rehber edinen, düşünceleri zaman aşımına uğramayan Türk’ün ölümsüz Başbuğu, Başöğretmeni dururken; başka arayışlar içerisine girmek tam bir akıl tutulmasıdır. 

 

Türk Milleti; Atatürk’ün fikirlerine ve ilkelerine sahip çıkıp özüne döndükçe yükselerek kendine gelecektir…

 

“Bir ulusun asker ordusu ne kadar güçlü olursa olsun, kazandığı zafer ne kadar yüce olursa olsun, bir ulus ilim ordusuna sahip değilse, savaş meydanlarında kazanılmış zaferlerin sonu olacaktır. Bu nedenle bir an önce büyük, mükemmel bir ilim ordusuna sahip olma zorunluluğu vardır.”

 

Başöğretmen Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

 

 

 

Suat Arık Yazıları Atatürkçü Medya’da…

 

 

 

 
Etiketler: ATATÜRK, DÖNEMİ, YENİ, TÜRK, EĞİTİM, SİSTEMİ,
Yorumlar
Haber Yazılımı