Haber Detayı
08 Eylül 2018 - Cumartesi 16:28
 
Metin Aydoğan: KURTULUŞTAN DEMOKRATİK DEVRİME
Metin Aydoğan Yazıları Atatürkçü Medya’da…
TARİH Haberi
Metin Aydoğan: KURTULUŞTAN DEMOKRATİK DEVRİME

 

KURTULUŞTAN DEMOKRATİK DEVRİME

 

Mustafa Kemal Türk Ordusu'nun İzmir'e girip kurtuluşu gerçekleştirdiği günlerde: "Milli mücadelemizin ilk dönemi kapandı, şimdi ikinci dönemi açacağız... Sanılıyor ki bütün isteklerimizi elde ettik; her şey bitti. Oysa, yapacaklarımız asıl bundan sonra başlıyor; gerçek mücadele şimdi başlıyor" demişti. Kazanılan büyük zaferin coşkusu yaşanırken, ülke işgalden kurtarılmışken, "yeni bir mücadeleden", "ikinci bir savaştan" sözetmek ne anlama geliyordu? Mustafa Kemal ne demek istiyordu? "Muzaffer bir ordunun başkomutanı", özgür bir ulusun önderiydi. Emperyalizmi altetmiş, ezilen uluslardan coşkulu kutlamalar alıyordu. Savaş henüz bitmişken, neden yeni bir "savaştan" söz ediyordu? Bu "savaş", kimler arasında, nasıl olacaktı? 

 

 

Yengiyle Başlayan Yeni "Savaş”

 

Mustafa Kemal, Türk Ordusu'nun İzmir'e girişinden dokuz gün sonra, 18 Eylül 1922'de; İkdam Gazetesi yazarı Yakup Kadri'ye (Karaosmanoğlu), "Milli mücadelemizin ilk dönemi kapandı, şimdi ikinci dönemini açacağız" dedi.  Birkaç gün sonra aynı görüşü bu kez Akşam Gazetesi'nden Falih Rıfkı'ya (Atay) yineledi: "Sanıyorlar ki bütün isteklerimizi elde ettik, her şey bitti. Oysa, yapacaklarımız asıl bundan sonra başlıyor".  Lozan Antlaşması'nın imzalandığını öğrendiği an, söylediği sözler ayrımlı değildir: "Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın ilk bölümü bitti, şimdi ikincisine başlayacağız".

 

Yalnızca İzmir değil, ülkenin tümü kazanılan büyük utkunun (zaferin) coşkusunu yaşarken, ülke kurtarılıp uluslararası bir antlaşmayla barış sağlanmışken; yeni bir mücadele döneminden, ikinci bir savaştan söz etmek ne anlama geliyordu? Mustafa Kemal ne demek istiyordu?

 

10 Eylül 1922’de Belkahve’den İzmir’e bakarken “bir rüya görmüş gibiyim” demişti. “Muzaffer bir Ordu’nun Başkomutanı”, artık özgür bir ulusun önderiydi. Hindistan’dan, Çin’den, Afrika’dan, Rusya’dan, İran’dan hatta “Hıristiyan Macaristan’dan bile” kutlamalar; övgü telgrafları alıyordu. Ezilen dünya ulusları Türk utkusunu, kendi kurtuluşlarının habercisi saymıştı. “Batıya nefret duyan insanlar” dünyanın her yerinden, “kendilerine yeni bir savunucu bulduklarına inanarak” onu görmek için Türkiye’ye geliyordu.

 

Savaş henüz bitmişken, yeni bir “savaş”tan söz etmek ne demekti? Bu “savaş”, kimler arasında, nasıl olacaktı?

 

 

Gerçek Kurtuluş

 

Uzun savaşların, beden gücünü yok eden çatışmaların, yoksunluk ve sayrılıkların (hastalıkların) içinden geliyordu. 1908'den beri 14 yıldır cephedeydi. Yorgun ve yıpranmıştı. Dinlenmesi ve kendisini toparlaması gerekiyordu. Bu olağan bir sonuç değil, aynı zamanda sağlıkla ilgili bir gereklilikti.

 

Dinlenmek bir yana, hiç zaman yitirmeden yoğun bir çalışma içine girmiş, dinlenme önerilerine; “dinlenme yok yapılacak çok iş var, artık birbirimizle çatışacağız” diyordu. Yurtiçi ve yurdışından gelen övgülerin parlaklığına, kendini kaptırmayacak; önceden belirlemiş olduğu yolda yürüyecekti.

 

Her şeyi “Türkiye’nin bakış açısıyla” değerlendiriyordu. Ülke gerçekleriyle uyuşmayan bir serüvene asla girişmeyecek, uluslararası başarıların peşine düşmeyecekti. “Türkiye’nin kurtuluşu için verilen mücadele, tüm dünya milletleri için veriliyor demektir” diyor, azgelişmiş ülkelerden gelen önderlik önerilerini, “Türkiye’de yapılanları izleyin, ondan yararlanın; bizim mücadelemiz bütün mazlum ulusların mücadelesidir, ancak siz yalnızca kendi halkınıza, kendi gücünüze güvenin” diye yanıtlıyordu.

 

Avrupa’ya karşı utku kazanmıştı ancak “ne Batıya karşı Doğunun, ne de Hıristiyanlara karşı Müslümanların koruyucusu” olacaktı. Sömürünün her türünden, özellikle ulusların sömürülmesinden nefret ediyor, “artık ne ezen ne ezilen var, yalnızca kendilerinin ezilmesine izin verenler var. Türkler izin verenler içinde değildir” diyordu.  Türkiye’yi, Misakı Milli sınırları içinde, tüm ezilen uluslara örnek olacak biçimde; bağımsız, güçlü ve gönençli bir ülke yapacaktı. Sözünü ettiği ve hemen girişeceği “yeni savaş” buydu.

 

 

Güç Görev

 

Başarılması, askeri yengiden daha güç olan bu işin gerçek boyutu, 1938’e gelindiğinde görülecektir. Türkiye, 1923-1938 arasındaki 15 yıl gibi çok kısa bir süre içinde, kendi deyimiyle,“bir çağdan yeni bir çağa” taşınmış, “Türk milletini son yüzyıllarda geri bırakmış olan tüm kurumlar zorla yıkılarak, yerine milletin uygarlığa doğru ilerlemesini sağlayacak yeni kurumlar” kurulmuştu.Toplumu gelişmeye yönelik büyük bir dönüşüme uğratan bu girişime “Türk Devrimi” adını veriyordu. “Asıl mücadele” dediği büyük girişim buydu.

 

 

Halkın Desteği

 

Türk halkı, askeri savaşta olduğu gibi kalkınma savaşında da, onu yalnız bırakmadı. Gönülborcu duyarak ve içten bir bağlılıkla, çağrısının tümüne katıldı. O da, halka verdiği sözlerin tümünü yerine getirdi. Halkın desteği, onun bilinçli kararlılığıyla birleşince yenilmez bir güç oluşturdu. Kendine ve Türk halkına güveni tamdı.

 

Ulusal önder olarak, yetkilerinin ve yapacaklarının sınırını bildi, elinde bulundurduğu yönetim gücünü, sonucu olmayan girişimler için asla kullanmadı. Ne gerçekleşmesi olanaksız erekler peşinde koştu, ne de yapabileceğinin azını yaptı.

 

Kesin kararlıydı. Kendisine güven duyarak her iki “savaş” çağrısına da uyan Türk halkını kalkındıracak, Türkiye’yi güçlü bir ülke yapacaktı. Amacını gerçekleştirmek için, ulusal bağımsızlığın her alanda ve tam olarak korunması gerektiğini biliyordu. Bu konuda, hiçbir biçimde ödün vermemişti ve vermeyecekti. Siyasi bağımsızlık, ekonomik ve akçalı bağımsızlık üzerine oturtulacak, bu temel üzerinde korunup geliştirilecekti.

 

 

Güç Görev

 

Başarılması, askeri yengiden daha güç olan bu işin gerçek boyutu, 1938’e gelindiğinde görülecektir. Türkiye, 1923-1938 arasındaki 15 yıl gibi çok kısa bir süre içinde, kendi deyimiyle, “bir çağdan yeni bir çağa” taşınmış, “Türk milletini son yüzyıllarda geri bırakmış olan tüm kurumlar zorla yıkılarak, yerine milletin uygarlığa doğru ilerlemesini sağlayacak yeni kurumlar” kurulmuştu.10 Toplumu gelişmeye yönelik büyük bir dönüşüme uğratan bu girişime “Türk Devrimi” adını veriyordu.11 “Asıl mücadele” dediği büyük girişim buydu.

 

 

Halkın Desteği

 

Türk halkı, askeri savaşta olduğu gibi kalkınma savaşında da, onu yalnız bırakmadı. Gönülborcu duyarak ve içten bir bağlılıkla, çağrısının tümüne katıldı. O da, halka verdiği sözlerin tümünü yerine getirdi. Halkın desteği, onun bilinçli kararlılığıyla birleşince yenilmez bir güç oluşturdu. Kendine ve Türk halkına güveni tamdı.

 

 

Ulusal önder olarak, yetkilerinin ve yapacaklarının sınırını bildi, elinde bulundurduğu yönetim gücünü, sonucu olmayan girişimler için asla kullanmadı. Ne gerçekleşmesi olanaksız erekler peşinde koştu, ne de yapabileceğinin azını yaptı.

 

Kesin kararlıydı. Kendisine güven duyarak her iki “savaş” çağrısına da uyan Türk halkını kalkındıracak, Türkiye’yi güçlü bir ülke yapacaktı. Amacını gerçekleştirmek için, ulusal bağımsızlığın her alanda ve tam olarak korunması gerektiğini biliyordu. Bu konuda, hiçbir biçimde ödün vermemişti ve vermeyecekti. Siyasi bağımsızlık, ekonomik ve akçalı bağımsızlık üzerine oturtulacak, bu temel üzerinde korunup geliştirilecekti.

 

 

Yoksunluk ve Yoksulluk

 

Söylediklerinin gereğini yapmanın, yıkıcı savaşlardan çıkmış yoksul bir ülkede ne denli güç olduğunu bilmeyen bir insan değildir. Sanayi, sermaye ve yetişmiş insan gücü yoktur. Tarım ve tecim (ticaret) neredeyse durmuştur. Halk hasta ve yorgundur. Para yoktur.

 

Koşulların tüm olumsuzluğuna karşın; yaralar sarılacak, yoksulluk giderilecek ve bunlarla yetinilmeyip “çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkılacaktır”. Amaç yüksek, olanaklar sınırlıdır.

 

 

Gerçek Varsıllık

 

Özdeksel (maddi) olanaksızlıkları yoksulluk saymıyor; gerçek varsıllığın, Türk toplumundaki insanı esas alan anlayış, dayanışmacı gelenekler ve Türk insanının özgürlük tutkusuolduğunu söylüyordu. Türkiye, her konuda kendi kararlarını kendi verecek, geleceğini kendisi belirleyecektir. “Türk ulusunun kurduğu devletin; işlerine, yazgısına ve bağımsızlığına, sanı ne olursa olsun hiç kimseyi karıştırmayız” diyordu.

 

Anlayışını, diplomasi adına yumuşatmadan ve aynı kararlı söylemle yabancılara da bildiriyordu. Fransız Kuvvetleri Yüksek Komiseri General Pellé ve beraberindeki kurula söylediği sözler bu davranışının çarpıcı örneklerinden biridir.

 

 

Kişilikli Tutum

 

General Pellé, 18 Eylül 1922’de İzmir’e gelerek, “Fransız hükümetinin izniyle” ve “yarı resmi olarak” görüşme isteğinde bulundu. Karşısında; “savaş galibi, gösterişli ve belki de hoyrat” bir insan beklemesine karşın, “şık giyimli, nazik ve alçak gönüllü, ancak çetin ve kararlı” bir kişilikle karşılaştı. Fransız General, “Yunanlıları koruyan bir dille”, kimi isteklerde bulundu ve Türk Ordusu’nun Çanakkale Boğazı’ndaki “tarafsız bölgeye girmemesini”, Trakya’da “Yunanlıların tutacağı hattın” İstanbul’daki Müttefik yetkililerce belirlenmesini ve “Boğazlardaki özel yönetimin sürmesini” istedi.

 

Aldığı yanıt şöyledir: “Görüyorum ki, ev sahibi ile hırsızı bir tutuyorsunuz. Yaşanan facianın sorumluları müttefikleriniz İngilizler ve siz Fransızlarsınız. Yunan Ordusu’nu donatıp üstümüze saldınız. Anadolu’ya kundak sokan siz oldunuz. Şimdi de merhamet ve insaniyet aracılığı yapmak istiyorsunuz”.

 

Çevirmenlik yapan Saffet (Şav) Bey, bu sözlerin kimi yerlerini yumuşatarak iletir. Mustafa Kemal, “yanlış çeviriyorsunuz, tam aktarın” diye araya girer. Çeviri düzeltilir. İşgal güçlerinin “mağrur generali” şaşkındır. Mustafa Kemal yanıtlarını sıralar: “Trakya için herhangi bir pazarlık yapılmayacaktır. Yunanlılar derhal Meriç’in Batısı’na çekilmelidir. ‘Tarafsız bölge’ diye bir kavram kabul edilemez. Galip bir orduyu durdurmak nasıl mümkün olabilir?”

 

 

Kararlılık

 

Fransız Generali Pellé ve beraberindeki kurula gösterdiği davranış, aslında tüm dünyaya, özellikle Batılı büyük devletlere gösterdiği bir kararlılık iletisiydi. Silahlı güce dayalı gerçek durumun; diplomasi oyunları, sanal sözvermeler ya da içi boş korkutmalarla değiştirilmesine izin vermeyecekti.

 

11 Ekim 1922’de yapılan Mudanya Ateşkes Antlaşması’yla, Yunanlıların Meriç’in Batısı’na çekilmesini kabul ettirdi; orduyu ‘tarafsız bölge’ye soktu, Boğazlar’a egemen oldu. Batı’ya açıkça şunu söylüyordu: “Kurtuluş Savaşı’nın askeri sonuçlarıyla yetinilmeyecek, her yönüyle bağımsız bir devlet kurulacak; girişimini destekleyecekler dost, karşı çıkanları düşman sayacaktır”. Pellé’den yaklaşık bir ay sonra, 24 Ekim 1922’de, Amerikan United Press Gazetesi’ne şunları söyledi: “Amerika, Avrupa ve bütün Batı dünyası bilmelidir ki; Türkiye halkı, her uygar ve yetenekli ulus gibi, kayıtsız şartsız özgür ve bağımsız yaşamaya kesin karar vermiştir. Bu meşru kararı bozmaya yönelik her kuvvet, Türkiye’nin ebedi düşmanı kalır”.

 

 

Köklü Dönüşüm

 

Söylediklerine sadık kalarak 1938'e dek 15 yıl içinde, Anadolu'da gerçek bir devrim gerçekleştirdi. Kısa sürede yaşanan dönüşüm o denli köklüydü ki, böylesine bir alt-üst oluşta, yeğin (şiddetli) karşıtlıkların ve iç çatışmaların yaşanmaması olanaksızdı. Girişeceği toplumsal yenileşmenin, kapsamını bildiği için, karşı koyuşun da boyut ve gücünü biliyordu. “Milli Mücadele'nin ikinci aşamasına geçiyoruz; bu yeni bir savaştır” demesinin nedeni buydu.

 

Fransız yazar Paul Gentizon, bu “savaşı” yani Türk Devrimi’ni, Fransız ve Rus Devrimlerinden daha ileri bulur ve şu değerlendirmeyi yapar: “Sürekli devrim sözü gerçekte, Türkiye’den başka hiçbir ülkede yer tutmamıştır. Fransız Devrimi siyasi kurumlar alanıyla sınırlı kalmıştı. Rus devrimi, sosyal alanları sarsmıştır. Yalnızca ve yalnızca Türk Devrimi’dir ki; siyasi kurumları, sosyal ilişkileri, din kurallarını, aile ilişkilerini, ekonomik yaşam geleneklerini, hatta toplumun içgücünün (moral) temellerini değiştirmiştir. Her değişim, yeni bir değişimin nedeni olmuştur. Her yenilik (reform) bir başka yeniliğin koşulunu oluşturmuş, değişimin tümü, halkın yaşamında yer tutmuştur”.

 

 

METİN AYDOĞAN

 

 

Metin Aydoğan Yazıları Atatürkçü Medya’da…

 

 

 

Kaynak: (KA) - Kurumsal Aktarım Editör:
Yorumlar
Haber Yazılımı