Haber Detayı
13 Ocak 2019 - Pazar 20:15
 
Metin Aydoğan: KÜRESEL ‘UYGARLIK’
Metin Aydoğan Yazıları Atatürkçü Medya’da….
GÜNDEM Haberi
Metin Aydoğan: KÜRESEL ‘UYGARLIK’

 

KÜRESEL ‘UYGARLIK’

 

Emperyalizm, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, uluslararası yeni bir yapılanma içine girdi ve dünyaya yayıldı. Buna, Yeni Dünya Düzeni dendi. Bu düzen, 1980’lerden sonra ‘kürselleşme’ adını aldı. Bu girişimin ideologları, yapılanları; ‘tarihin sonu’, ‘sanayi ötesi toplumun kuruluşu’, ‘post-modern çağa geçiş’ gibi gösterişli tanımlarla kutsadılar. Küreselleşmenin, ‘çağın gereği’ olduğunu, buna karşı çıkılamayacağını, çıkanların ‘çağın gerisinde kalan’ tutucular olduğunu söylediler. İletişim ağının etkili gücüyle yoğun ve sürekli bir yaymaca (propaganda) yapıldı. İnsanlar üzerinde, adeta düşünsel bir terör estirildi. Oysa yaşananlar gerçeklere hiç uymuyordu. Gerçeği dile getirmek isteyenler, ya susturuldu ya da seslerini duyuramadı. Türkiye, küreselleşmenin olumsuz sonuçlarını yoğun olarak yaşayan ülkelerden biri oldu.

 

 

 

Günümüz Dünyası

 

Değişimin hızlandığı bir dünyada yaşıyoruz. İşyerlerinden okullara, kent merkezlerinden kasabalara, aile ilişkilerinden dostluklara dek toplumsal yaşamın her alanında; yeni değer yargıları, yeni yaşam biçimleri ve yeni karşıtlıklar ortaya çıkıyor. Ülkeler arasındaki yerel kültür farkları, tüketim alışkanlıkları, giyim kuşam biçimleri, kimilerine göre kaba bir ilkellikle, kimilerine göre evrensel bir boyutla birbirlerine yaklaşıyor. Dünya küçülüyor, ülkeler önemini yitiriyor.

 

Çıplak gözün gördüğü bir gerçek var; yerel hükümet yetkilileri, ayrıcalıklı bürokratlar, profesyonel siyasetçiler ulusal kimlikleriyle etkinliklerini yitirirken, şirket yöneticileri, gökdelen ofisleriyle aracılar, ‘para satan’ spekülatörler, film ve ses kayıt stüdyoları, gazete ve TV patronları, reklâm şirketleri, yasadışıcılık kaçakçılar, mafya liderleri öne çıkıyor.

 

 

 

Küresel Kültür

 

‘Küresel kültür’ piyasalarının yarattığı yeni insan tipi, kendi ülkesine yabancılaşırken özendiği ülkelerce de kabul edilmiyor. Televizyonlar, CD ve bant kasetler, rock yıldızları, tişörtler gençler üzerinde, anne-baba ve öğretmenlerden daha etkili oluyor. New York’lu, Hong-Kong ya da Atinalı gençler, tanışmadıkları yaşıtlarıyla, ailelerinden daha çok şey paylaşır durumdalar. Aynı ürünlere ilgi duyuyorlar, aynı filmlere gidiyorlar, aynı müziği dinliyorlar.

 

Dünyanın her yerindeki şirket yöneticileri, kolay varsıllaşan politikacılar sözleşmişçesine,Ferragamo takım elbiseler, Christian Dior gömlekler, Gold Cross kalemler ve Rolex saatler kullanarak birbirlerine benziyor. Bu markaları kullananlar kendilerini ayrıcalıklı görerek mutlu oluyor.

 

Güneydoğu Asya’da, Afrika’da ya da Güney Amerika’da, uluslararası bankaların kredi kartlarını taşıyan görgüsüz orta gelirliler ya da cüzdanının her bölümüne hesabında para olmasa da birer kredi kartı koyan; Türk, Yunanlı ya da Kenya’lı memur, büro elemanı ya da işsiz gençlerin sayıları artıyor. NikeLewis ya da Benetton’dan giyinmek, kullanılan telefon markası, gereksinimden çok kişilik kanıtı haline geliyor. Derine inen bir kültürel yozlaşma yaşanıyor.

 

 

 

“Para Kazan Ya Da Öl”

 

 

Uluslararası pazarlamacılar ya da tanıtım şirketi uzmanları, “Laboratuar faresinden sonra en çok araştırılan memeli” konumuna getirdiği insanı, aile-kent-ülke etkilerinden koparıp“aptallaştırılmış küresel tüketiciler” durumuna sokmak için her yolu deniyor. Hizmetinde oldukları dünya düzeni, onlara amaçları yönünde çeşitli olanaklar sunuyor. “Para kazan ya da öl” anlayışını, şirket yöneticilerinden daha köklü biçimde savunan hükümet yetkilileri ortaya çıkıyor. Bunlar, yerel ülke sorunlarını, uluslararası finans örgütlerinin küresel reçeteleriyle çözeceklerine inanıyor. Ancak büyüyen yeni sorunlarla karşılaşıyorlar.

 

Eskiden dünya savaşlarıyla değiştirilen ülke sınırları, bugün uluslararası anlaşmalarla‘barış içinde’ yenileniyor. Bölünmek isteyenlere özgürlük, istemeyenlere çok yönlü baskı günün ‘demokratik’ modası. Ulus devletlerin merkezi otoritesi güç yitiriyor. Yerel yönetimlere yetki devri, yeni bir yönetim seçeneği olarak öneriliyor, federatif yapılanmalardan her geçen gün daha çok söz ediliyor.

 

 

 

Küreselleşmenin Öncüleri: Uluslararası Şirketler

 

Küreselleşmenin öncülüğünü, sayıları birkaç yüzü bulan büyük uluslararası şirket yapıyor. Onlar sorunun gerçek sahipleri. Elinde satılacak malı olanlar doğal olarak dünya ticaretinin kurmaylığını yapıyor. Yeryüzündeki satılabilir ürünlerin beşte dördü gelişkin uluslara ait şirketlerin elinde.

 

Ekonomiye yön verenler siyaseti de belirliyor. Karar verenler hükümet yetkilileri ancak bu görünüşte böyle. Gerçek belirleyici şirket çıkarları. Şirketler, üst düzey teknolojik donanım ve paranın gücüyle; ulusal sınır, ideoloji, ırk, dil, din tanımadan dünyanın her yerinde belirleyici oluyor. ‘Herhangi bir yerde üretip, her yerde satmanın’ önünde engel oluşturabilecek hiçbir girişime izin verilmiyor. Küresel ürünlerin; ülkelere, kent varoşlarına hatta köylere dek girmenin, en ucuz ve güvenilir yolu bulunuyor.

 

Şirket bütçeleri birçok ülkenin devlet bütçesini aşmış durumda. Ford’un ekonomik gücü, Suudi Arabistan ve Norveç’inkinden daha büyük. Philip Morris’in cirosu Yeni Zelanda’nın ulusal gelirinden daha çok. Önceleri ülke pazarlarına yerel yasalara uyularak giriliyordu. Çalışma koşullarını artık yerel yasalar değil uluslararası anlaşmalar belirliyor. “Olduğun yerde üret, uzaklara sat” yerini; “gittiğin yerde üret, çevresine sat” anlayışına bırakıyor. Şirket yatırımları denizaşırı ülkelere taşınıyor.

 

Dünya ticaret hacminin büyümesine karşın yoksul ülkeler daha çok yoksullaşıyor. Oyunun kuralını koyanlar sonucu da belirliyor. Sonucu belli bu oyunun bilisiz (cahil) oyuncuları durumuna getirilen insanlar; doğup büyüdükleri yerlerden, akraba ve çocuklarından koparak ülkelerarası kitlesel göçlere katılıyor. Küresel sermaye yoksul ülkelere giderken, bu ülke insanları varsıl ülkelere göç ediyor.

 

 

 

“Kumarhane Ekonomisi”

 

Dünyadaki 6,5 milyarı aşkın insandan üçte ikisinin, alışveriş yapacak parası ve kredisinin olmadığı söyleniyor. İnsanların büyük çoğunluğu, yalnızca vitrinlere bakmakla yetiniyor. Yoksulluk yalnızca azgelişmiş ülkelerde değil, gelişmişlerde de yayılıyor.

 

Sermaye dışsatımı (ihracı), üretimsizliğe, üretimsizlik yeni toplumsal sorunlara yol açıyor. Üretimden para kazanmak yerine, parayla para kazanmak geçerli eğilim. Uluslararası para piyasalarında, döviz işlemleri, bonolar, master cardlar, “paranın yeniden paketlenip satılması” için olağanüstü becerikli araçlar haline getiriliyor.

 

Günün 24 saati trilyonlarca dolar, dünyanın belli başlı döviz piyasalarında, saniyenin binde biri oranında hızlarla dönüp duruyor. Bu dolaşımda para, kendisini iyi kullanan sahibine büyük bir bağlılıkla, çekincesiz ve emeksiz yeni paralar getiriyor. John Maynard Keynes’in öngördüğü “kumarhane ekonomisi” dünyanın en etkin gücü durumuna geliyor.

 

 

 

Yaşanan Gerçekler

 

Küreselcilere göre; “İnsanlık aslına dönüyor”, güçle sağlanmaya çalışılan eşitlik anlayışı, yerini insanların kişisel yetenek ve becerileriyle niteliklerini gösterebilecekleri özgür dünyaya bırakıyor. Serbest ticaret insanları, insanlar da serbest ticareti geliştiriyor ve bu girişimde ülkelerin tümü yer alıyor. Yaratılan bolluk ve varsıllıktan, ona sahip olmayı isteyen herkes, çabası ve katılımı oranında pay alıyor. Dünya küçülüyor ve küreselleşiyor... Dünyanın gidişinden hoşnut olanlar bunları söylüyor.

 

Ancak, yaşanılan gerçekler söylenenlere pek uymuyor. Dünya, bol sermayeli yatırımcılar, borsa simsarları, banka yöneticileri ve kara para milyarderleri için küçülüyor ancak dünya üzerinde yaşayanların dörtte üçü için hâlâ çok büyük.

 

Küçülmenin “kuramını” oluşturanlar, “global entegrasyon” ve “bütünleşmiş pazarlardan” söz ediyor ancak güçlü-güçsüz, varsıl-yoksul ayrımı artarak sürüyor. Dünya küçülüyor ancakbütünleşemiyor.

 

Ülkelerdeki ekonomik uygulamalar küresel ağa bağlandıkça; uluslar, bölgeler ve kentler birbirlerinden uzaklaşıyor. Küresel ekonomi siyasi ve toplumsal dağılmayı hızlandırıyor. Yerleşik kavramlar, kültürel birikim ve yerel toplum bağları zorlanıyor. İnsanlar kimliklerini yitiriyor, kendi yaşam çevresine yabancılaşıyor.

 

 

 

Kitlesel Göç

 

Küreselleşme uygulamaları arttıkça yasadışı kitlesel göçler yayılıyor. Yoksul yörelerde kendini ve ailesini besleyemeyen milyonlarca insan; doğduğu topraklardan, yerleşik alışkanlıklarından ve kimliklerinden koparak dünyanın her yerine dağılıyor.

 

Yüzyıl başında, yoksul Avrupalılar Amerika’ya; yüzyıl ortalarında, Kuzey Afrikalılar ve Ortadoğulular Batı Avrupa’ya göç etti. Şimdi ise dünyanın her yerinden varsıl ülkelere doğru küresel bir göç yaşanıyor. Gittikleri yerlerde onları; yasadışı çalışma koşulları, güvencesiz önemsiz işler ve sınırdaşı işlemleri bekliyor.

 

Bir başka ilginç göç sanayileşmiş ülkelerde yaşanıyor. Yatırım sermayesi ve fabrikalar denizaşırı ülkelere göç ederken, büyük kentlerde işsiz kalan işçiler başka yörelere taşınıyor. Avrupa Birliği ülkelerinde süreğen (kronik) duruma gelmiş işsizlik ortalama yüzde 10,3. Bu oran İspanya’da yüzde 19.2 ABD’nde çalışabilir yaştaki 20 milyondan çok insan işsiz. 1988 yılında; Detroit kent nüfusunun yüzde 19’unu, St Louis yüzde 27’sini, Buffalo yüzde 23’ünü yitirmişti.

 

Küreselleşme, dünyanın değişik ülkelerinde, kentlerin ayrıcalıklı semtlerinde yaşayan az sayıdaki insana büyük varsıllık getirmiştir. Ancak, geri kalan büyük çoğunluk ezici bir yoksulluk içinde yaşıyor.

 

Olumsuz gidişe tepkiler oluşmaya başlıyor. Kendi sorunlarını kendilerinin çözmesine izin verilmeyen insanlar, yavaş yavaş yüzyıl başındaki üçüncü kuşak büyükleri gibi dirençli bir tepkisel tavır içine giriyor. 21.Yüzyıldaki politik çatışmanın temelini, “Küreselleşme güçleriyle, kendi toplumunu koruma ve yeniden tanımlama” güçleri arasındaki savaşım oluşturacak. Evrensel boyutta sürecek bu savaşımın belirleyici öğesi ise, yine ulusal kurtuluş hareketleriyle emperyalizm arasındaki çelişkinin çözümü olacak.

 

 

 

Yeni Şirket Yapılanması

 

Küresel şirketler özellikle 1980’lerden sonra, uluslararası düzeydeki örgüt yapılarında değişikliğe gitmeye başladı. Denizaşırı ülkelere yayılmış her yönden şirket merkezine bağlı büyük ve hantal işletmeler yerine, üretim alanlarına ve yerel koşullara uyumlu küçük birimler halinde örgütlendiler. Her biri, içinde bulunduğu pazarın özelliklerine göre davranan, özerk şirket birimleri durumuna geldi.

 

Değişim yeteneğini yükseltmek, pazar esnekliği, çeviklik ve hız kazanmak, müşteri duyarlılıklarına daha iyi yanıt vermek, bürokratik giderleri azaltmak ve az işçiyle çalışmak temel amaçtı. Küçülme öncülerinin elde ettiği başarı büyük şirketlere örnek oldu ve genel şirket gelirini arttırma koşuluyla küçük örgütsel birimler oluşturmak yaygın bir uygulama oldu.

 

 

 

Küçük Şirket’e Küçük Ülke

 

Uluslararası şirketlerin, küçülmeyle ilgili ekonomik uygulamaları, etkisini kısa sürede politik alana taşıdı. Küçülen şirket birimleri, yapısal bir gereklilik olarak, kendi boyutlarına uygun küçük ülkelerde ve sınır konmamış pazar ilişkileriyle çalışmak istiyordu.

 

Bu isteğin politik karşılığı, tüm dünyada ayrılıkçı eğilimlerin artması ve ulus devlet korumacılığının ortadan kalkması oldu. Ülkelerin parçalanarak küçülmesinden ayrı olarak, bölgenin ya da ülkenin özelliklerine göre ‘federatif birlikler’‘eyalet yapılanmaları’ ya da ‘yerinden yönetim’ işleyişi günün tartışılan sorunları durumuna getirildi. Üniter devlet gelenekleri yerini,‘sivil toplum’ örgütlerinin, cemaatlerin, tarikat ve aşiretlerin öne çıktığı karmaşık ve düzensiz bir toplumsal yapıya bırakmaya başladı.

 

Son otuz yılda parçalanmalarla 28 yeni ülke ortaya çıktı. Birçok ülke ayrılıkçı eylemlerle tanıştı. Belçika, İtalya, ABD bunların bazıları. Kanada’nın Quebec, İspanya’nın Bask, İngiltere’nin Kuzey İrlanda sorunları var. İran Bhailer, Sudan siyah Animisler, Bangladeş Budist Çakmalar ile uğraşıyor. Çin’de Tibet ve Uygur, Papua Yeni Gine’de yerel bağımsızlık, Fiji’de etnik kızılderili, Burundi’de Hutu Tutsi, Korsika’da bağımsızlık, Türkiye’de Kürt ayrılıkçılığıuluslararası düzeyde destek görüyor.Japon Liberal Demokrat parti eski genel sekreteri Ichiro Ozawa, gücü ve yetkiyi merkezilikten uzaklaştırmak için, Japonya’nın 300 özerk bölgeye ayrılması gerektiğini savunuyor.

 

Ülkelerin bölünmesi ya da ‘gevşek yönetim’ eğilimlerinin yaygınlaştırılması, şirket çıkarlarının gereği olduğu belirtilerek açıkça savunuluyor. Gönüllü ya da ücretli ‘bilim adamları’‘ekonomistler’‘araştırmacılar’ bölünmenin ve küçülmenin erdemlerini anlatan görüşler açıklıyor. Bu açıklamalar büyük devlet politikalarında uygulama alanı buluyor.

 

Amerikalı gelecek bilimcisi John Naisbitt’in konuyla ilgili görüşleri şöyle; “... Telekomünikasyon sayesinde büyük şirketlerin özerk ve küçük ünitelere bölünerek daha iyi çalışabileceklerini görüyoruz. Aynı durum ülkeler için de geçerli. Tek bir dünya haline gelmemizle birlikte, parçalar küçüldükçe daha iyi işliyorlar... Yapay olarak bir araya getirilmiş ülkelerin milli ve kabilesel varlıklara bölünmesi çok yararlı. Eğer dünyayı tek parçalı bir dünya haline getireceksek parçalar küçük olmalı”.

 

Etnik yapılar ve eskiye dayalı ayrımların bulunduğu ülkeler bu tür görüş sahiplerinin öncelikli ilgi alanlarıdır. Ortadoğu, Orta Afrika, Uzakdoğu, Rusya ve Çin bu tür bölgelerdir. Eski Sovyetler Birliği’nin resmen tanıdığı 104 etnik topluluk var. Bunların içinden 50 yeni ülke çıkacağı düşünülüyor. Çin’de 56 milliyetin olması benzer hesapları gündeme getiriyor. Bu bölgede bir kaç düzine ülkeden oluşan bir konfederasyonun iyi bir çözüm olacağı söyleniyor;“1000 ülkelik bir dünya; ulus devletin ötesine geçmeyi belirten bir mecaz. Ülkeler giderek daha da önemsizleşecekler. 200 ya da 600 ülkeden, birbirine bağlanmış milyonlarca parçaya geçilecek. İçinden çıktığımız ülke önemini yitirirken birbirine bağladığımız insanlar önem kazanacak”. Küreselleşmeciler bunları söylüyor…

 

 

 

METİN AYDOĞAN

 

 

Metin Aydoğan Yazıları Atatürkçü Medya’da….

 

 

METİN AYDOĞAN - GERİ DÖNÜŞTEN ÇÖKÜŞE Tüm Kitap Evlerinde..

 

 

 

Kaynak: (KA) - Kurumsal Aktarım Editör:
Yorumlar
Haber Yazılımı